Yusuf ALİOĞLU Paris’te Bir Pirinççizade: Cahit Sıtkı
Yazı Detayı
03 Ocak 2026 - Cumartesi 13:10 Bu yazı 158 kez okundu
 
Paris’te Bir Pirinççizade: Cahit Sıtkı
Yusuf ALİOĞLU
 
 

 

Cumhuriyet dönemi edebiyat dünyasının önemli isimlerindendir Cahit Sıtkı Tarancı.

 

1946 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’nin düzenlediği şiir yarışmasında ‘Otuz Beş Yaş’ şiiri ile birinci[1] olunca ismi geniş çevrelerde duyulur.

 

Şiiri; kelimelerden güzel şekiller yapabilme sanatı olarak gören Cahit Sıtkı, hemen her şeyin şiirin konusu olabileceğine inanır ve şiiri bir hayat tarzı olarak görür. Şiirde biçimi/formu önceleyen, şiirde güzel söyleyişin esas olduğuna ve bunun hece, aruz ve serbest vezin gibi her yöntemle yapılabileceğine inanan Cahit Sıtkı, tertip, tema ve üslup özgünlüğünden dolayı hiçbir edebi çevrenin envanterinde gösterilmez.

 

Zaten onun derdi, şuara panteonunda hususen anılmaktan çok Şeyh Galip misali ‘Sözün sultanı benim, başkası yok’[2] dercesine, sözü en güzel şekilde söyleyebilmektir.

 

Onun için kelimeler her şeydir. Şiirin harcı, malzemesi, gözü kulağı kelimelerdir. En büyük emeli anılmaya değer bir eser bırakmak olan Cahit Sıtkı, bütün ömrünce itinayla biriktirdiği kelimeler ile kısa ama etkili cümleler kurmaya çalışmıştır.

 

Kelimeleri birer nota gibi kullanarak nağmelere ulaşmak ve okuyucuya bir musiki şöleni yaşatmak isteyen bir lirizm yoğunluğu vardır onda.

 

Eserlerinde biçimi önceleyen Cahit Sıtkı içeriği asla yok saymaz. Duygu ve düşünceler, gözlemler, insan ilişkileri, hayat, ölüm hep birer içerik malzemesidir onda.

 

Şiirlerinde esas olarak; yaşama sevinci ile ölüm korkusunu sentezleyen ama çoğunlukla bu gelgitler ile malul karamsar, kötümser bir ruh hali vardır. Talat Halman’ın deyişiyle onun ömrü; ölüm ve hayat, iyimserlik ve kötümserlik, gelenek ve modernite arasındaki bir sentezdir.

 

Hayatı:

 

Cahit Sıtkı, 2 Ekim 1910’da Diyarbekir’de doğar. Kentsoylu bir aile olan Pirinççizade’lerden Sıtkı Bey ve Arife Hanımın[3] altı çocuğunun en büyüğüdür. Tacir olan babası, bir rivayete göre hayranı olduğu edebiyatçı Hüseyin Cahit Yalçın’ın ismini verir ona.

 

Cahit Sıtkı ilk öğrenimini doğduğu şehirde tamamlar. Oğlunun vali olmasını isteyen babası, tahsili için oğlunu İstanbul’a gönderir. Semud kavminin Salih peygamberden beklentisi misali büyük ümitler beslenen Cahit Sıtkı 1924 yılında Saint Joseph Lisesi'ne kaydolur. Buradan Galatasaray Lisesi’ne geçen şair, 1931 yılında liseden mezun olur ve Mülkiye’ye yazılır. Dört yıl sonra buradan başarısız bir şekilde ayrılır ve 1935’te İstanbul Ticaret Okulu’na kaydolur.

 

Liseyi yatılı okuduğu yıllarda hafta sonları Kadıköy’de, Cumhuriyet’in ilk Nafia Nazırlarından dayısı Pirinççizade Feyzi Bey’in[4]  evinde kalır.

 

Cahit Sıtkı liseli yıllarında, çok iyi öğrendiği Fransızca’nın yardımı ve okutulan derslerde geçen isimlerin etkisi ile önceleri Alphonse De Lamartine daha sonra da kalıcı olarak Charles Baudelaire ve Paul Verlaine gibi şairlere yoğunlaşır. Okuyup etkilendiği yabancı şairler arasında ayrıca Corneille, Racine ve Moliere; yerli şairler arasında da Namık Kemal, Tevfik Fikret, M. Emin Yurdakul, Ahmet Haşim, Yahya Kemal ve Necip Fazıl vardır.

 

Osman Ziya’nın deyişiyle bu yıllarda, ‘uçmak için çırpınan bir yavru kuşun kanatları’ gibidir.

 

Ruhundaki melankoli mayası ile kalbi şekillenen ve sonraki yıllarda ‘Ben aşk adamıyım’ diyen Cahit Sıtkı, okul, eğitim, akademi, diploma, kariyer gibi kelimelerin dünyasına pek uğramaz.

 

O kendisini büyük mevkilerin ve makamların adamı olarak değil, edebiyatın ve özellikle de şiirin ana gibi emziren, ayna gibi yansıtan, sevgili gibi saran naif dünyasına kaptırır.

 

Eğitim hayatındaki başarısız profili babası ile arasında ciddi gerginliklere neden olur. Ziya Osman’a yazdığı 29 Haziran 1930 tarihli mektubunda, ‘İkmale kalmak çok fena şey Ziya. Hele babamın mütemadiyen söylenmesi beni kudurtuyor.’[5] der.

 

2 Kasım 1931 tarihli mektubunda Mülkiye’ye başladığını anlatan Cahit Sıtkı, muhtemelen babası ile olan didişmelerine bir tepki olarak, Ziya’ya soyadı hakkında bir ricada bulunur: ‘Yalnız Ziyacığım, zarfın üzerine Pirinççizade diye bir ifade koymamanı rica ederim.”

 

Bu yıllarda sigarası, rakısı ve sonraları ‘vefasız çıktın’ dediği Beşiktaşlı sevgilisine meczolan  Cahit Sıtkı, akademik başarısızlık cetveline Mülkiye’yi de ekler.

 

Hiçbir kızın sevmeyeceği kadar çirkin olduğuna inanan Cahit Sıtkı, daima kendinden küçük kızlara ilgi duyar ve bu davranışını ‘Ben çirkinim, yetişkin kızlardan beni beğenen olmaz. Onlar tecrübelidir. Ben ancak, küçük yaştaki toy kızları elde edebilirim, ancak onlar bana yüz verirler.’ diyerek çok önemli bir sırrını paylaşır Ziya Osman’la. Aynı fiziksel kompleksin ve aynalarla dalaşın Ahmet Haşim’de de olduğu[6] ilgililerce hatırlanacaktır

 

Annesinden ayrı kaldığı ve kendini çirkin bulduğu için büyük şehirdeki çevrelere fiziksel bir özgüvenle giremeyen Cahit Sıtkı, kendisini bir sığınak, bir sırdaş, bir yoldaş gibi gördüğü şiir perisinin kollarına bırakır. Ve hayatı boyunca, ‘şiirin dışında kalan her türlü işi, özgürlüğünü tehdit eden bir düşman gibi görerek, şiir yazmayı yaşamının merkezine yerleştirir.’[7]

 

Cahit Sıtkı, şiirlerini gönderdiği Peyami Safa (romancı[8]) tarafından ilk defa Cumhuriyet gazetesinde 1932 yılında üç farklı köşe yazısında övgüyle anılır. Peyami Safa onun için ‘genç bir deha tomurcuğu’ şeklinde iltifatlar yağdırır. Ziya Osman’a göre Cahit Sıtkı’nın sanat alemine takdimi ve kabulü açısından bu yazılar bir kırılma noktasıdır.

 

Cumhuriyet gazetesinde incelenen şiirler 1933’te ‘Ömrümde Sükut’ ismiyle ilk şiir kitabı olarak basılır. Bu şiirler Ziya Osman vasıtasıyla Varlık’ta da yayımlanır.

 

İstanbul Yüksek Ticaret Mektebi’nde okuduğu 1936’lı yıllarda Yaşar Nabi Nayır’ın destekleri ile Sümerbank’ta memur olarak çalışmaya başlar. Bu yıllarda bohem bir hayatın dipsiz derinliklerine dalan şair, bir yandan şiirler yazar bir yandan da Cumhuriyet Gazetesine hikayeler verir. Sümerbank’taki işinden memnun olmayan Cahit Sıtkı, Nadir Nadi tarafından 1938’de Paris’e gönderilir. Orada bir yandan eğitimini tamamlayacak bir yandan da gazeteye makaleler ve hikayeler yollayacaktı.

 

Cahit Sıtkı, Paris’te Ecole Sciences Politiques’e devam eder. Paris yıllarında, gazetenin, babasının ve Paris radyosunun Türkçe yayınlar servisinde yaptığı spikerliğin gelirleri ile geçinir.

 

Cahit Sıtkı Paris’te oldukça mutludur. Burada Oktay Rıfat ile yakınlaşır, şiirine daha bir derinlik katar, Galatasaray Lisesi’nde tanıştığı hayatının ışığı Baudelaire ve Verlain’in ruhaniyeti ile zaman geçirir. Rimbaud, Valery ve Paul Eluard ile yatıp kalkar. Bir yıldan fazla kaldığı Paris macerası, ikinci dünya savaşı ile talihsiz bir şekilde sona erer. 1940 yılında Almanlar Paris’i bombalayınca buradan bisikletle kaçmak zorunda kalan Cahit Sıtkı, İsviçre üzerinden zorlu bir yolculuk sonrasında Türkiye’ye döner.

 

Bazı çevrelere göre şairin önemli ürünlerinden biri olan ‘Gün eksilmesin penceremden’ şiiri, bu yıllarda yaşadığı savaş ve ölüm korkularının büyüttüğü duygularla yazılmıştır.

 

Bulvarları, kahveleri, müzeleri, şairleri, kadınları, içkileri ile son derece mutlu olduğu Paris’ten ölüm korkusuyla ayrılmak zorunda kalan ve ‘Hayatı, her şeyiyle, çok ama pek çok seviyorum’ diyen Cahit Sıtkı, cebinde Paris mahsulü ‘Sıla, Kuşlar, Bir Haritam Vardı Benim, Sulh Bir Hatıra Oldu, İmkansız Dostluk, Bir de Baktım ki Ölmüşüm’ gibi şiir tomarlarıyla hayatının yeni bir evresine yürür. 

 

Paris dönüşü bir müddet Diyarbekir’de kalır. 1941 yılında askerlik vazifesi için İzmir’e oradan yedek subay Okulu için Ankara’ya sonra da Balıkesir’e gider.

 

Bu yıllarda bolca mektup yazar. Mektuplarında hedeflerini, yarınlara dair umutlarını, şiir kavrayışını, yeni şairleri ve şiirleri işler. Ve özellikle Ziya Osman’ın hem biçim hem de içerik zenginliğine sahip şiirler yazabilmesi için uzaktan şiir eğitimleri verir, yol gösterir. Cahit Sıtkı’nın Ziya Osman düşkünlüğü, yöntem olarak mektupları kullanan Nuri Pakdil’in arkadaşlarına düşkünlüğünü paylaştığı[9] metinlerden bir esinti gibidir.

 

Paris’te yoğunlaştığı ‘kendi istikametindeki şiir yolculuğu’, İzmir, Ankara ve Balıkesir yıllarında da (1941-1943) Paris’in şubeleri misali vedud bir şekilde devam eder.

 

Babası bu yıllarda ekonomik sıkıntılar yüzünden işyerini Diyarbekir’den İstanbul’a taşımıştır.  Cahit Sıtkı da askerlik dönüşü, 1943 yılından itibaren Eminönü’nde babasının yanında çalışmaya başlar. Bir müddet sonra babasıyla anlaşamaz ve yeniden Ankara’ya döner.

 

1944 yılında Anadolu Ajansı’nda mütercim olarak çalışmaya başlar. Daha sonra Toprak Mahsulleri Ofisi’nde yine mütercim olarak çalışır ve buradan Çalışma Bakanlığı’ndaki mütercimlik kadrosuna geçer.[10]

 

1951 yılında çalıştığı kurumdan tanıştığı Cavidan Hanımla evlenir. 1954 yılında felç geçirir ve konuşma yeteneğini yitirir. Ankara’da ve Diyarbekir’de tedavisine devam edilir. Arkadaşı ve dönemin Demokrat Parti Bakanlarından Samet Ağaoğlu yardımıyla tedavi amacıyla Viyana’ya gönderilir. 12 Ekim 1956’da orada vefat eder, Ankara’da toprağa verilir.

 

Edebiyat Dünyası ile Tanışması:

 

Cahit Sıtkı şiirle münasebetini, liseli yıllarda annesinden uzaklaşma ve yabancı bir ortamda bulunma ile açıklar. Bu yıllarda arkadaşları oyun ve eğlence ile zaman geçirirken biraz memleket ve anne özlemi daha çok da kendini çirkin bulma düşüncesiyle içine kapanır, duygularını Fransız şairlerden kaptığı örneklerle kalıba dökmeye çalışır.

 

Şiirle ilgisini destekleyen dayısı Feyzi Bey yazdıklarını Abdullah Cevdet’e gösterir, övgüler alır.

 

‘Şairlerin, arkadaşların, tek kelimeyle insanların en iyilerinden biri’[11] dediği ve yine bazı mektuplarında annesi ile beraber en çok sevdiği kişi olarak andığı Ziya Osman ile Galatasaray Lisesi’nde tanışır.

 

Ziya Osman, ‘Ziya’ya Mektuplar’ kitabının ‘Cahit’le Günlerimiz’ başlıklı giriş yazısında onu ilk defa lisede edebiyat öğretmeni her öğrenciden bildiği bir şiiri okumasını istediğinde fark eder. O gün sınıfta Moğolumsu çekik gözleriyle Diyarbekirli bir öğrencinin ‘Lamartine’den okuduğu meşhur “L’Isolement” şiiri yankılanır.

 

Cahit’in şiire olan ilgisini kendisin de şairlerinden olduğu Yedi Meşale ile sürdürmek istese de dergi o yıl kapandığından Cahit’in şiirleri burada yayımlanamaz. Ama bu vesileyle Cahit, bu edebiyat çevresinin ünlü isimleriyle, Yusuf Ziya Ortaç ve Yaşar Nabi Nayır gibi isimlerle tanışır.

 

İlk şiirleri 1930’lu yıllarda Servet-i Fünûn ve Muhit ile Galatasaray Lisesi’nin Akademi dergisinde, daha sonraki yıllarda ise Varlık, Yücel, İnkılâpçı Gençlik, Ağaç, İnsan, Gündüz, Akpınar, Ülkü, Kültür Haftası, İstanbul, Yaratış, Cumhuriyet, Akşam, Vatan, Sanat ve Edebiyat gibi gazete ve dergilerde yayımlanır.[12]

 

1933’’te yayımlanan ilk şiir kitabı ‘Ömrümde Sükut’, ‘büyük dostum’ dediği Peyami Safa’ya ithafla basılır. Kitaptaki şiirlerinde ailesini, çocukluğunu, yaşadığı mahalleyi, avlusunda havuz olan evlerini ve yaz gecelerinde evlerinde taraçalarında yattıkları zamanları paylaşır. Benzer kareleri yakın tonlar ile Ahmet Haşim’de de görmüştük.[13]

 

Cahit Sıtkı’yı Türkiye’ye tanıtan asıl gelişme, 1946’da Cumhuriyet Halk Partisi’nin düzenlediği ve Atilla İlhan’ın ikinci, F. Hüsnü Dağlarca’nın da üçüncü olduğu şiir yarışmasında “Otuz Beş Yaş” şiiriyle birinci olmasıdır. Şiir, beşer mısralık yedi kıtadan oluşur ve 1946’da aynı isimle ikinci şiir kitabı olarak yayımlanır. 1952 yılında da ‘Düşten Güzel’ isimli üçüncü şiir kitabı yayımlanır.

 

Cahit Sıtkı 1937-1945 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi’ne hikayeler yazar. Ama hikayeleri her daim şiirlerinin gölgesinde kalmıştır. Çünkü şiirlerindeki tahrik nesnesi ile hikayelerindeki teşvik malzemesi tamamen farklıdır. Geçim kaygısı ve sipariş üzerine yazılan hikayelerinde bir Sabahattin Ali toplumsallığı, bir Sait Faik hümanizması ya da Memduh Şevket’teki teknik özgünlük yoktur. Bununla beraber tıpkı Ziya Osman Saba[14] gibi hayatın içinden, dokunulabilen, herkesin aşina olduğu, yaşam sevinci ile taşan ve çoğunlukla anılardan beslenen hikayeler yazar.

 

Birçok edebiyat eleştirmeninin işaret ettiği gibi, savaş sonrası nesilde yaşanan ağır travmalar nedeniyle hayata daha bir sarılma, mutluluk ve neşe gibi temaları işleme nedeniyle çoğunluk yazarlar hikayelerinde günlük hayatın renkli yanlarını işlemiş, acıdan sonra neşenin tadını çıkarmak üzere apolitik metinlere yoğunlaşmışlardır. Mehmet Kaplan’a göre bu nesil, idealizmini yitirmiş bir nesildir. Onlar vatan kurtarmakla, büyük dertlerle hiç ilgilenmediler. Bir Mehmet Akif karşılığı yoktur onlarda. Yaşamak ve hayatın tadını çıkarmak isterler.

 

Cahit Sıtkı hikayelerinde de, çekilen sıkıntılara verilen tepkiler çok net şekilde öne çıkar. Hikayelerinde uzak kaldığı mutluluk resimlerini işlemiş; acılarını, sıkıntılarını, başarısız aşklarını, meyhane köşelerini, bekar odalarındaki üzgün zamanları[15] hikayelerine ustaca serpiştirmiştir. Onun için hikaye uzamı, rövanş aldığı mekan, kötü giden hayatı yumrukladığı boks ringidir.

 

Şiirleri ve hikayeleri birlikte değerlendirildiğinde; şiirlerindeki özgünlük ve içtenliğin açıldığı kapı kötümserlik iken, hikayelerindeki rövanş refleksi ve sipariş süreçleri daha iyimser ve yaşam dolu kapılara açılır. Hangisi gerçekçidir diye sorulursa ikisinin de hayata dair sahici yanları vardı demek en doğrusu olsa gerek.

 

Poetikası:

 

Cahit Sıtkı’nın poetikasına, edebiyat çevresine, duygu dünyasına ve Diyarbekir’den Galatasaray Lisesi’ne, oradan Paris’e uzanan serencamını bilmenin yollarından biri de Ziya Osman Saba ile mektuplaşmalarıdır.

 

29 Haziran 1930 ile 13 Eylül 1945 yılları arasındaki mektuplardan oluşan eser, Tarancı’nın vefatından bir yıl sonra ‘Ziya’ya Mektuplar’ ismiyle 1957’de yayımlanır.

 

Mektuplarında bir yandan şiir telakkisini ve ocakta tüten şiirlerini paylaşırken bir yandan da çok sevdiği Ziya Osman’ın tekamülü için ince bir işçilik sergiler. Mektuplarında dönemin şairlerini, şiir akımlarını, ailesini, âşık olduğu kızları, akademik hayatını, Paris macerasını, askerlik anılarını ve hassaten hayatının merkezine koyduğu şiiri paylaşır.

 

28 Mart 1940 tarihli mektubunda, dilin imkanlarını sonuna kadar kullanmak ve mükemmel söyleyişi gerçekleştirmek hedefini paylaşır. Mükemmeliyeti aruzdan, heceden ve serbest vezinden bağımsız okuyan şair, ‘Mükemmeliyet, şairin kullandığı dilden azamiyi koparmasıdır.’ der. ‘Aslolan şey kelimeleri yaşamaktır, sen onlara hayat verdikten sonra gerisine karışma. Elimde, Türkçe gibi güzel bir silahım var, maneviyatım sağlam mı sağlam…’

 

15 Mart 1942 tarihli mektubunda şiirde formdan ne anladığını ve kelime denilen malzemenin değerini paylaşır: ‘Nasıl söylemek istediğimi sezerek, keşfederek, onu o şekilde söylemeye form diyorum. Tabii bunun için de ifade vasıtamız olan kelimelere gözümüz, kulağımız, elimiz, ayağımız imişler gibi muamele etmek, onları uzviyetimizin parçaları olarak kabul etmek lazımdır.’

 

Şaban Sağlık’a göre, savaş sonrası kuşağın ortak karakteri olan ‘barışı ve hayatın renklerini doyasıya yaşama arzusu' Cahit Sıtkı’da da gözlenir. Bu coşkunluk onu kurallar üstü bir konuma götürür: ‘Şiirde, hiçbir vezinle, hiçbir peşin hükümle eli kolu bağlı olmamak icap eder. Yani şiir, …kendi hayatını yaşamalı, istediği formu şaire empoze etmelidir.’ derken, Makyavelist bir tutumla, coşkun duygulara giden her yolu mübah görmektedir.

 

Cahit Sıtkı bir yandan şiire yaşamsal özgürlük alanları açarken bir yandan da ‘beden’ zindanındaki gerilimlerini form ısrarı ile paylaşır. Ziya Osman’a yazdığı bir mektupta form tutkusunun ardındaki sırrı paylaşır. ‘Form meselesine bu kadar takılıp kalmam, onun hakiki mahiyetini araştırma yolunda bu kadar çalışmam fizik çirkinliğimin mahsulüdür. İnsan mahrum olduğu şeyin kıymetini ve manasını daha iyi anlayabiliyor. Formsuz da güzellik olmayacağı, olamayacağı bedihidir. Güzellik ancak formda kendini gösterebilir.” diyerek bu konudaki net duruşunu paylaşır: ‘şiir, dil ve kelime işidir. Duygular, fikirler, buluşlar ise sonra gelir.’

 

22 Haziran 1942 tarihli mektubunda, ‘Şiirde olması gereken nağme, ses, müzik, tını vs midir yoksa ideolojik, dini, ya da siyasi paylaşımlar mıdır?’ sorusunu tartışır. Cahit Sıtkı bu konudaki cevabını şairlerden gruplar oluşturarak verir: ‘İşte Fuzuli, Nedim, Naili… İşte Ziya Paşa, Akif, Fikret… Birinci grup şairleri nağme peşindedirler, ikinci grup şairleriyse ya hikmet yumurtlarlar ya dini müdafaa ederler yahut istibdada isyan ederler… Birinci grup şairleri sahiden şairdirler, ikinci gruptakilerse nazımdadırlar. Şair olmak lazım, şair! Hakikat profesörlüğünü bırakıp güzellik mübdii olmaya bakmalı… Türkçenin ses vekaleti bizim uhdemizdedir. Yüklendiğimiz işin altından kalkmaya çalışalım. Ve şair olmanın herkese nasip olmayan bir üstünlük olduğunu unutmayalım.”

 

4 Şubat 1942 tarihli mektubunda şairin nihai motivasyonu üzerine şunları söyler: ‘Şiir aşkımızı besleyen, yazdıklarımızdan ziyade yazacağımızı umduğumuz şiirler değil midir?’ Bu cümlelerden hareketle kendisini, ‘yazılmamış şiirlerin yarınlardaki şairi’ olarak tanıttı ve şevkini daima gelecek tasavvurundan aldı desek yanlış olmaz galiba.

 

Aynı mektuptaki bir başka paragrafta şiirin malzemeleri üzerine şunları söyler: ‘Attığımız her adımda, bastığımız her taşta nice şiir hazineleri mevcut olduğunu birbirimize kaç defa tekrar etmişizdir. Bütün mesele bu hazinelerin sahicilerini sahtelerinden ayırt edebilecek şiir sezgisine sahip olmakta…’ Bu konuda doyumsuzdur Cahit Sıtkı. Türkçedeki tüm ses imkanlarını kullanmak ister. Doyumsuzluk fotoğrafının altına da ‘olanla kanaat edememe’ notunu da yine kendisi düşer.

 

25 Ağustos 1940 tarihli mektubunda sanatkâr olmanın şifresini paylaşır: ‘Sanatkârlığın ilk şartı, olmamış bir meyveyi koparmamak ve beklemek sabrını gösterebilmektir’ der. Bu söylediklerine kendisi harfiyen uyar ve birçok şiirini olgunlaşıncaya kadar yıllarca közde bekletir.

 

1 Nisan 1942 tarihi mektubunda, ‘bir insanın cemiyet içerisindeki hareketlerini tanzim edecek bir kaideler mecmuası çıkarmak pekâlâ mümkündür.” diyerek Baudelaire metinlerine dikkat çeker. Ona göre en mükemmel insanlık kaidelerini sanatkârlar vazetmiştir ve bu konuda Baudelaire büyük örnektir.

 

29 Haziran 1930 tarihli mektubunda Ziya’nın hayatındaki ve şiirindeki önemine de değinir: ‘Eğer bir gün, şair olduğumu bana inandıracak derecede bir kari kitlem olursa ve şiirimin mezayasından bahsedilirse, bu mezayayı sana medyun olduğumu herkese ilan etmekliğimde bir mahsur görmezsin değil mi? Bir başka mektubunda ise ‘Hayata her dönüşüm biraz da senin eserin olmuştur. Zaten ben, seni tanıdıktan ve sana hayran olduktan sonra, derbederliğim, içki iptilam ve vurdumduymazlığım hariç, şiir aşkımla, şiirlerimle, açık gönüllülüğümle ve çok veya az mevcut bütün meziyetlerimle mutlak surette senin eserin değil miyim?” der.

 

Şiir, onun en büyük tutkusu, en büyük ihtirasıdır. 14 Aralık 1942 tarihli mektubunda: ‘Hayatla şiirin daha sarmaş dolaş, birbirini seven, sevecek karı kocalar gibi yekvücut olmasını istiyorum. Şiir işini serhadlerine kadar götürmeye azmetmiş bulunuyorum. Kucaklamak istediğim şiir dünyası kalbimdeki şiir aşkı kadar geniş ve hudutsuzdur. En yaşlı şair kadar olgun ve kâmil, en genç şair kadar hatta ondan da taze ve yeni olabilmek, ne yalan söyleyeyim, şiir ihtiraslarımın başında gelmektedir. Her felaketi, mihneti, sevinci, saadeti, dünyanın en büyük hadiselerinden en küçük vakalarına kadar her şeyi, şiir için bir vesile telakki ediyorum. Bu cümlede hayatımın sonuna kadar ısrar edeceğim.’ der.

 

29 Kasım 1942 tarihli mektubunda, ‘şiiri bir hayat aşkı seviyesine yükseltmek lazım. Tesadüfen söylenmiş üç beş güzel mısrayla şair olmaya hiç birimizin ne ihtiyacımız ne de hevesimiz vardır. Genç şairler şiirin hayata olan nispetini bilmiyorlar ve onu fanteziden ibaret sanıyorlar. … şiire dört elle sarılmak lazım. Şiir, insanoğlunun ruhundaki her suale, bülbül sesiyle acı veya tatlı, yanık veya şen cevap verebilecek kudretedir; yeter ki o tele dokunmasını, ondan istediğin nağmeyi çıkarmasını bilesin.’ der.

 

Kısacası insan olmayı "şair olmak" olmakla eşit görür ve ‘şiire âşık olmayan adamlardan beşer hafızasında yer etmeye layık nağmeler beklemek abes olur’ cümlesiyle bu yaklaşımını taçlandırır.[16]

 

Şiir hakkında daima iyimserdir, dahası iddialıdır. 30 Kasım 1941’de Burhaniye’den yazdığı bir mektupta, ‘Devam et Ziyacığım, ekmek kadar, su kadar, yemişler kadar, gökler ve bulutlar kadar, bizim şiirlerimizin de bir gün kadri bilinecektir.’ der.

 

Kendi yorumuyla bir hayat hikayesi yazan ve otobiyografisinden hareketle olayları ve olguları, zamanı ve mekânı, kişileri ve eşyayı şiirlerine ve hikayelerine taşıyan bir şairdir o. Bu nedenle ona “yaşadıklarını yazan”[17] şair demek mümkündür. Ziya’ya Mektuplar’daki şu ifadeleri de bu tespiti doğrular: ‘İstiyorum ki her şiirde bir hayat tecelli etsin. Hissolunsun ki, şair onu yazarken, göğsünden bir şeyler koparmış ve şiirin içerisine koymuş.’[18]

 

Cahit Sıtkı’da mekân imgesi, doğrudan ve oyun kurucu bir aktör olmaktan çok dolaylı figür olarak öne çıkar. Örneğin 1 Şubat 1939’da Paris’ten ziyaya yazdığı bir mektupta, ‘Meğer İstanbul’un en büyük cazibesi, istediğim zaman seni görebilmek imkanını bana bahşetmesiymiş’ der.

 

Mekâna dair cümlelerinde dini sembolleri kullanmaktan da geri durmaz. Aynı mektupta, ‘Canım İstanbul. Nasıl tütmesin ki gözümde, on iki şerefeli minarelerinin üzerinde senin dost çehren gülümsüyordur.’

 

Din anlayışını merkeze alan müstakil bir mektubu ya da makalesi olmamakla beraber özellikle mektuplarında dini kavramlar ve konular (ölümden sonraki hayat, mukadderat, ibadet) genellikle olumlu bir yaklaşımla ama yoğunlaşılmamış, merkezi olmayan kültürel unsurlar babında sınırlı surette işlenir. Bazen yoğun pozitivizm etkisiyle, ‘Yaşadığım iyi kötü günleri / Değişmem hiçbir cennet masalına’ diyerek insan merkezli bir duruşu seslendirir. Bazen de, ‘İnanırım güzel gece inanırım / İbadet gibi bir şey teneffüs etmek.’ dizeleriyle yaşama sevincine paralel inanışlar seslendirir.   

 

13 Mayıs 1940 tarihli mektubunda ölümle hayat arasındaki geriliminin muharrik noktasını paylaşır. ‘Ölmeden evvel ötmek, kurtlarımı dökmek istiyorum. Yaşamın Don Juan’ıyım, hayatı her şeyiyle çok ama pek çok seviyorum. Bu aşkımı tam olarak terennüm etmeden gümbürdeyip gidersek, çok yanacağım.’

 

Gerilim kavramı Cahit Sıtkı’nın hayatındaki en temel kavramlardandır. Bazen, ‘Bütün ölümler sendedir ölüm’ derken; bazen de ‘Ah, yeniden başlamak hayata / Çocukluğa, aşka ve sanata’ diyerek ölüm korkusu ve yaşama sevinci arasında melankolik bir sarkaç misali salınıp durur.

 

Cahit Sıtkı’nın esas mefkuresi ardından bir eser bırakmaktır. ‘Hayatta muvaffakiyet yalnız aç kalmamakta değildir. Asıl muvaffakiyet göçüp gittikten sonra ardında bir eser bırakmaktadır. Benim de çizilmiş bir mefkurem vardır. Ben, her şeyden evvel, yaşamış olduğuma delil olmak için bir eser meydana getireceğim.’ sözleriyle hayatının özeti denebilecek duruşunu paylaşır.

 

Yaşananlara karşı hep iyimserdir, her olayda bardağın dolu tarafını görmeyi sever. Bir çeşit edebiyat kadercisidir. 30 Mayıs 1942 tarihli mektubunda başına gelen her hadiseyi hayra yorumlayan yaklaşımını paylaşır: ‘Tuhaf bir felsefem var; attığım her adımı, başıma gelen her nahoş hadiseyi fail-i hayır addediyorum. Mülkiye’de sınıfta kalışlarım, sonra Ticaret’e devam edemeyişlerim, aşkta türlü felaketlere katlanışlarım, Avrupa’daki maceram, hepsi hepsi bence lehime maceralar doğuracak geçmiş veya geçmekte olan hadiselerdir. Yani mukadderatımda bir esas gaye var; hayatım o gayeye doğru ilerlemektedir, gerisi teferruat vesairedir.”

 

18 Eylül 1942 tarihli mektubunda hayatı realiteden ibaret gören Melih Cevdet Anday’ı eleştirir. ‘Eşyayı farklı boyutları ile anlayabilmeli, görebilmeli, öyle ki ölümden sonra da bir hayat mevcut olduğuna insan inanmalı bazen’ der. Aynı mektupta hayata tek zaviyeden bakmanın ve kendinin yenilememenin kaybettireceğini söyler: ‘Şair hayata muhtelif pencerelerden bakabilmeli ve her seferinde hayata yeni bakıyormuş gibi olmalı ki bakışlarındaki tazelik eserine intikal edebilsin.’

 

Cahit Sıtkı’yı benzerlerinden farklı kılan bir yönü de dönemin edebiyat kategorilerine girmeyen özgünlüğüdür. Hem herkesin ilgi alanındadır hem de hiçbir grubun elemanı değildir. 3 Ekim 1942 tarihli mektubunda herhangi bir edebiyat çevresine ait olmayışını bilinçli bir tercih olduğunu ve ayakları üzerinde durabilmenin özgünlüğünü paylaşır: ‘Sanat meydanına tek başına atılmalı insan. Eş dostla, grup halinde atılmak pek hoş bir şey değil. Mesela Orhan veli ve arkadaşları’ tabiri bir ticaret şirketi gibi geliyor kulağa. Ama kabahat kendilerinde.’

 

Bir şiirinde, ‘Ben ölecek adam değilim. Ben aşk adamıyım’ diyen Cahit Sıtkı, 5 Kasım 1942 tarihli mektubunda, sigara, rakı, kadın, kumar ve cümle iptilayı ölmemek için hayatı uzatmanın birer vesilesi olarak gördüğünü yazar.  

 

Siyasi konulara pek girmez. Bazen kıyısından şöyle bir avuç alsa da yine de uzak durmaya çalışır. 13 Nisan 1941 tarihli mektubunda, ‘Siyasi vaziyet pek de inşirah verici olmamakla beraber hadisatın seyrini sükunetle takip etmek lazım.’ der. Bir başka yerde de, ‘Doğrusunu isterseniz -izm’le biten cereyanların hiçbirine kapılmak doğru değildir’ diyen Cahit Sıtkı, aslında dönemin kültür sanat çevrelerindeki hakim bir duruşu seslendirir. Korkmaz’a göre Cahit Sıtkı, "Herhangi bir siyasi angajmana girmeden, Türkçe'nin duru ve temiz ırmağında, devrinin bu 'kendi oluş' problematiğine tanıklık etmeye çalışmıştır."[19]

 

Bu duruşundan dolayı bazıları onu burjuva şairi olmakla, sömürülen kitleler safında kavgaya girişmemekle ve sınıfından tiksinti ile kaçmakla eleştirmişlerdir.[20]

 

Cahit Sıtkı’nın şiiri ideolojik bir argüman olarak kullanmaması Attila İlhan’ı da rahatsız etmiştir. Kanaatimce, 1946 yılındaki şiir yarışması sonucunun da devamı duygularla İlhan, Cahit Sıtkı şiirlerindeki içerik yapı ilişkisini ‘yıpranmış, eskimiş şeyler’ olarak eleştirir ve bu şiirlerin yirmi yıl sonra okunmayacağı kehanetinde bulunur. Maalesef bu poetika fütürizmi gerçekleşmez, ‘şiir her şey için bir vesiledir’ diyen Cahit Sıtkı okunmaya devam eder.  

 

Sonuç:

 

Orhan Veli’ye ‘Beni bu havalar mahvetti’ dedirten melankoli, anneden ayrı kalma, babanın ikbal baskısı ve çirkinlik psikozu ile yalnızlığın ve mahcupluğun dibine vurmuş Cahit Sıtkı’yı yaratan hüznün ruh ikizidir.

 

Özellikle Paris tecrübesinde yaşadığı ölüm korkusu onu sıkı bir kötümser ve ölüm şiirlerinin ustası yapar. Önceleri ve çoğunlukla hayata büyük bir iştiyakla bağlanan şairin kötümserliğini, basit sebeplerin çağlayan gibi akan hayatı apansız sonlandırabileceği ihtimali besler.

 

Baudelaire dolayımındaki Paris menşeli yaşama sevinci müthiş bir çelişkiyle yine Paris sebepli ölüm korkusuyla bütünleşir, düş ve gerçeklik isimli çift kanatlı bir şiir perisine dönüştürür kendisini.

 

Çift kanatın izlerini şairin üç şiir kitabı üzerinden sürersek, 1933 tarihli ‘Ömrümde Sükut’ eseri, yalnızlığının, bunalımlarının, içe dönüklüğünün kahreden fısıltılarıdır; 1946 tarihli ‘Otuz Beş Yaş’ eseri hızlıca akan zamanın şairde ölümcül bir karaktere dönüşen siyah beyaz fotoğrafıdır; 1952 tarihli ‘Düşten Güzel’ kitabı ise Cavidan hanımla tanışıp büyük bir aşkla evlenen şairin hayatındaki huzur dolu, mutlu, neşeli, coşkulu günlerin çağlayanıdır.  

 

İhtiras düzeyindeki ‘sözü güzel söyleme’ tutkusu ve bu sözlerden bir eser bırakabilme varoluşçuluğu Cahit Sıtkı’ya dair son cümlemiz olsun.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1] 1946’da CHP’nin düzenlediği şiir yarışmasında Atilla İlhan ikinci, Fazıl Hüsnü Dağlarca da üçüncü olur.

[2] Şeyh Galip, Hüsn-ü Aşk, “İn dem ki zi şairi eser nist / Sultan-ı sühan menem diger nist”

[3] Arife Pirinççizade bir dönem Diyarbakır Belediye meclisi üyeliği de yapar.

[4] Feyzi Bey ilk olarak 1909 yılında, babası Pirinççizade Arif Bey’in ani ölümü üzerine onun yerine Mebusan Meclisine seçilerek siyaset sahnesine çıkmıştır. Ardından 1909-1927 yılları arasında kesintisiz olarak Diyarbakır milletvekilliği yapmış olan Feyzi Bey, hem Mebusan Meclisinde hem TBMM’de yer almış ve ilk Cumhuriyet Hükümetlerinde Bayındırlık Bakanı olarak görev yapmıştır. (https://dergipark.org.tr/tr/pub/mukaddime/article/1160562?issue_id=73537)

[5] Ziya Osman Saba, Ziya’ya Mektuplar, Varlık Yayınları, 2001.

[6] Yusuf Alioğlu, Frankfurt’ta Bir Haşimi, https://www.12bingolgazetesi.com.tr/

[7] Sema Özher Koç, Cahit Sıtkı Tarancı’nın Şiirlerinde Aşk/Sevgi Temi ve Bu Temin Nesnesi ‘Kadınlar’

[8] ‘romancı’ ifadesi Ziya Osman Saba’ya ait. Kitabın ‘Cahit’le Günlerimiz’ başlıklı giriş bölümünde geçen bu ifade muhtemelen Saba ile Safa arasındaki mesafeli duruşun bir tezahürü.

[9] Nuri Pakdil, MEKTUPLAR- I,II,III, Edebiyat Dergisi Yayınları,2014

[10] TDV İslam Ansiklopedisi, Tarancı

[11] Ziya’ya Mektuplar, Cahit Sıtkı Tarancı, Varlık Yayınları, İstanbul, 2001

[12] TDV İslam Ansiklopedisi, Tarancı

[13] Yusuf Alioğlu, Frankfurt’ta Bir Haşimi, https://www.12bingolgazetesi.com.tr/

[14] Ziya Osman Saba, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, Can Yayınları, 2014

[15] Selahattin Önerli, Cahit Sıtkı Tarancı’nın Hikayeciliği ve Hikayeleri, Akran Matbaacılık, Ankara, 1976.

[16] 3 Ekim 1943 tarihli mektup

[17]  Tayfun Haykır, Hikaye ve Şiirin Gölgesinde Cahit Sıtkı’nın “Abbas”ı, Karadeniz Araştırmaları. XVIII/71: 775-786.

[18] 20.08.1933 tarihli mektup.

[19] Ramazan Korkmaz, İkaros’un Yeni Yüzü Cahit Sıtkı Tarancı, Akçağ Yayınları, 2014

[20] Ramazan Korkmaz, İkaros’un Yeni Yüzü Cahit Sıtkı Tarancı, s.63, Akçağ Yayınları, 2014.

 
Etiketler: Paris’te, Bir, Pirinççizade:, Cahit, Sıtkı,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
03 Aralık 2025
Selam Olsun Kubbede Hoş Sadâ Bırakanlara
1651 Okunma.
21 Ekim 2025
Bendeki Notlar -12- ‘Çocuk Kalsaydı Büyüklüğüm’
2323 Okunma.
09 Ekim 2025
Batı’da Şehir Tarihçiliği
1581 Okunma.
04 Ağustos 2025
‘Yıkın Efendiler, Yıkın!’ -2-
2431 Okunma.
14 Mayıs 2025
“Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda…”
1696 Okunma.
22 Nisan 2025
'İNSANIN DÖRT ZİNDANI'
5676 Okunma.
16 Mart 2025
ŞEBBİHALAR HER YERDE
1336 Okunma.
09 Mart 2025
'BİR DEĞİRMENDİ BU DÜNYA'
1411 Okunma.
08 Eylül 2023
Boşuna değildi boş olmayan hiçbir şey!
3735 Okunma.
17 Ağustos 2023
Köprüler ve Çamurlu Sular
3071 Okunma.
13 Temmuz 2023
Biriktirdiklerim-7-
2825 Okunma.
27 Mayıs 2023
Bingöl’ün Referandum Karnesi
3254 Okunma.
07 Mayıs 2023
Bingöl’de Genel Seçimlere Katılım Oranları (1950-2018)
2399 Okunma.
29 Nisan 2023
1920-2018 Yılları Arasında Bingöl’ü Parlamentoda Hangi Partiler Temsil Etti?
2134 Okunma.
24 Nisan 2023
Bingöl Yakın Siyasi Tarihinde Seçmen Davranışları (1939-2018)
3045 Okunma.
11 Nisan 2023
Siyasetin ‘Hayret’ Makamı Var Mıdır?
2728 Okunma.
05 Nisan 2023
Estetiğin Tükenişi Vicdanın Tükenişidir
2164 Okunma.
23 Mart 2023
“Ben de adayım”
2355 Okunma.
18 Şubat 2023
Şiirin Güncesi -11: “Ben Yokum”
2760 Okunma.
18 Şubat 2023
‘Cansız Bedene Ulaşıldı’ Ne Demek?
1975 Okunma.
18 Şubat 2023
“Ya Bu Defa da Seçilemezsem!”
2148 Okunma.
18 Şubat 2023
Biriktirdiklerim-6
1947 Okunma.
18 Şubat 2023
‘Konfor Ruhun Bataklığıdır’
2257 Okunma.
08 Kasım 2022
Engerek Soyu
2706 Okunma.
16 Eylül 2022
Masanın Ötesi ve Berisi Ya da Sosyolojimizin Metafiziği
4120 Okunma.
05 Eylül 2022
Tatlı Zehirli Sulara Alışanlar İflah Olmaz Mı?
2805 Okunma.
22 Ağustos 2022
Nazar Değmemiş Kapaksız Kitaplar
3484 Okunma.
02 Ağustos 2022
Libası İdrarlı Adamlar
3380 Okunma.
27 Haziran 2022
“Hayatın Anlamı” Nedir?
4614 Okunma.
21 Haziran 2022
‘Ey kötülük!’
2938 Okunma.
24 Mayıs 2022
Şiirin Güncesi 10: “Sonsuz ve Öbürü”
3789 Okunma.
05 Mayıs 2022
'Sıkıntı yok!'
3461 Okunma.
19 Nisan 2022
Düğümlere Üfüren Mühendisler Zamanı
3575 Okunma.
08 Nisan 2022
Bendeki Notlar 11: ‘Şehir Sineması’
3256 Okunma.
20 Mart 2022
Hakikate Tanıklık Nedir?
3247 Okunma.
03 Mart 2022
‘Tüm İnsanlığa Açık ve Ücretsiz Gösteri’
3609 Okunma.
09 Şubat 2022
Bendeki Notlar 10 “Kültür ve Sanat Merkezleri: Sinema, Kırtasiye, Park”
5143 Okunma.
13 Aralık 2021
Frankfurt'ta Bir Haşimi
7660 Okunma.
17 Kasım 2021
Nurettin Topçu’nun Gördüğü ‘Taşralı’
5728 Okunma.
09 Eylül 2021
Harf Eken Kelime Biçer
6680 Okunma.
24 Ağustos 2021
Bir Mütevazi Monologdan Arta Kalan Sualler
4506 Okunma.
24 Haziran 2021
Çekilin aradan, maradan...
6347 Okunma.
15 Haziran 2021
'Biraz da ben konuşayım'
5237 Okunma.
28 Mayıs 2021
‘Apaçık’ Şiir
5396 Okunma.
06 Mayıs 2021
“Şehir’dir adım; kimlik alır, kimlik veririm.”
5593 Okunma.
22 Nisan 2021
Kitaplar Dolusu Susmak...
4547 Okunma.
16 Nisan 2021
Zamanın İdrak Sarkacına Merhaba
4137 Okunma.
23 Mart 2021
Söz Düşerse Ne Kalır Geriye?
5626 Okunma.
18 Ocak 2021
Dayvun, Dayvun, Dayvuno / Day Qırbun Çımun Siyuno
13196 Okunma.
22 Aralık 2020
Biriktirdiklerim -5-
3494 Okunma.
10 Aralık 2020
Biriktirdiklerim -4-
3904 Okunma.
04 Aralık 2020
Biriktirdiklerim -3-
4089 Okunma.
30 Kasım 2020
Parayı Nereye Yatırmalı?
3923 Okunma.
26 Kasım 2020
Biriktirdiklerim -2-
4192 Okunma.
16 Kasım 2020
Biriktirdiklerim -1-
4294 Okunma.
19 Ekim 2020
Ne Zaman Reşit Olacağız?
5527 Okunma.
Haber Yazılımı