|
|||
![]() |
Gündelik Yaşam ve Kent Yönetimi Üzerine | ||
| Yusuf ALİOĞLU | |||
Nedir gündelik yaşam?
Simit almak, otobüs beklemek, fatura ödemek, piknik yapmak, kar küremek, ayakkabı boyamak gibi gün içinde etrafımızı kuşatan sayısız davranış gündelik yaşamı oluşturur.
Bütün bu davranışlar görünmeyen bir sistemi ve ona ait bir düşünceyi ifade eder.
Tekeli’ye göre gündelik yaşam, zamana ve mekana göre değişir, toplumdaki değişmelere bağlı olarak da gelişir.[1]
Buna göre gündelik yaşam, ‘sıradandır ve göstergesizdir’ hatta karmaşıktır.
Gündelik yaşam üzerine, ‘zamanın geniş ve olağan akışında her gün tekrarlanan ve her gün gerçekleşen rutinler’ tanımı yapılsa da onu kesinlikle sıradan insanların sıradan eylemlerinin basit bir toplamı olarak görmemek lazım. Çünkü gündelik yaşam, sosyal dünyadaki zamansal ve mekânsal alanlara yayılan bir etkileşimler bütünüdür.
Gündelik yaşam, olup bitme ve yeniden olup bitme süreçlerinin gizemini içinde taşıyan, yüzeysel görünen, fakat son derece karmaşık unsurları içinde barındıran toplumsallığın bir kesitidir.[2]
Sosyal gerçeklik olarak gündelik yaşamın en önemli karakteri çoğulcu olmasıdır. Tekil belirlemeler ya da otoriter alışkanlıklar bu gerçeklik ile doku uyuşmazlığı yaşar. Onun uzamı, diğerlerinin varlığını zorunlu kılan etkileşimler ürünü bir gerçekliğe yaslanır.
Çoğulcu ve özgün karakterinin yanında karşılıklı bağımlılığı da taşıyan gündelik yaşam, insan tekinin aynı zamanda muhtaç bir varlık olduğunun da diğer adıdır.
Thomas S. Eliot bu durumu, bireysel etkileşimler çerçevesinde işleyen belirli bir toplumsal sistem olarak adlandırır.
Sayısız etkinliğin farklı tonlarla bir aklı ve bu aklın kendi dilini, kurumlarını, geleneğini oluşturduğu gündelik yaşam, çoğu defa ‘rutin’ kelimesi etrafında çoğalır.
Bir davranışın yenilenebilir olması anlamındaki rutin, gündelik hayatın kendi rotasında işlediğinin, kendini ürettiğinin ve yarınlara taşıdığının ifadesidir. Rutinin olduğu yerde kendi enerjisi ile tanımlanmış bir düzen ve istikrar da vardır.
Gündelik yaşamın sayısız konusu vardır.
Bunlardan bir tanesi de yönetim kalitesidir. Örneğin kent hayatı ve buraya dair yönetim süreçleri, her gün birlikte sayısız rutini tekrarlayan ya da birbirini tetikleyen, düşünce ve davranışlar üreten sosyal gerçeklik ile uyumlu olmak durumundadır.
Yöneticiler gündelik hayatın rutinlerine kendi imkanları ile dahil olmalıdırlar.
Tekeli’nin dediği gibi ‘yaşam kalitesi, yönetim kalitesinden geçer’.
Buna göre;
Kent sakinlerinin yaşadığı mahalle, sokak, cadde, park, mesire alanı, kent meydanı, pazar yeri gibi mekanlar kişilerde ne kadar yer duygusuna içkin aidiyet ve sahiplenme yaratabiliyorsa, kentin geneline dair bir ifadeyle kollektif anılar çoğaltılabiliyorsa; yine kent evreninde dünden bugüne ortak bir kimlik dokusu örülebilmişse, dışarıdan bakıldığında mekanı karakterize eden figürler birer sözcü gibi alana gölgelerini bırakabiliyorsa, kişiler ve konular üzerinden bir süreklilik geleneği yakalanabilmişse orada yaşam kalitesine dönüşmüş bir yönetim kalitesinden söz edebiliriz.
Daha ahlaki, ontolojik ve modern anlamda kuşatıcı bir bakışla söylersek, bir kentin yaşanabilirliği temel insan haklarının orada uygulanmakta olup olmadığından geçer. Örneğin, onurlu yaşam hakkını düzenleyen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 25. maddesi, ‘her insan yeterli yaşam standardına sahip olma hakkına sahiptir’ der.
Bu noktada yaşam kalitesi ve yönetim sorununu iki açıdan ele almakta fayda vardır:
Birincisi, gündelik yaşamı eğlence ve tüketim ilişkilerine indirgeyen yaklaşımlar dışında felsefi anlamda bir varlık sorunu ve hukuki anlamda bir insan hakları konusu olarak düşünmek gerekir.
Bu konu, ‘siyaset, ticaret, aşiret ve tarikat[3]’ figürlerinin tasarruf alanına bırakılmayacak kadar hayatidir.
İkincisi, gündelik hayat dünden bugüne bir birikimdir. Bu anlamda her katkı değerlidir ve konuyla ilgili hiçbir emek küçümsenemez.
Bu verilerden hareketle denilebilir ki;
Gündelik yaşam, insan merkezli ve sürdürülebilir olmalıdır.
Gündelik yaşam, din, ırk, cinsiyet, bölge, klan, aşiret, parti, dernek, vakıf, grup, cemaat gibi ikincil kimliklerden bağımsız olarak onur ve izzet kavramları ile taçlanmış bir yaşam hakkı sunmalıdır.
Gündelik yaşamı hazcı eylemlere, görünürlük histerilerine ve tüketim kavramlarına indirgeyen politikalar özgünlüğü tüketen tuzaklardır diyerek ‘şahsiyet’ bilinci adına düzenlemeler yapılmalıdır.
Gündelik yaşam kavrayışı, maddi ve maddi olmayan mirası derleyip toparlamalı, araştırmalı, korumalı, arşiv tutmalı, müze oluşturmalı ve bu envanteri fiziki ve elektronik ortamlarda sergileyerek öğrenciye, kadına, işçiye, akademi dünyasına, cami cemaatine ulaştırabilmelidir.
Gündelik yaşam, ‘özgünlük temel insan hakkıdır’[4] bilinciyle insanın biricikliğini işleyip öne çıkaran ve farklılıkları önemseyen bir yöntemler uygulamalıdır.
Gündelik yaşam, sahici buluşmaların gerçekleştiği, bulunmaktan gurur duyulan kent meydanları ile özgün bir toplumsallık üretebilmelidir. Buralarda toplumsal hafızayı sürdüren kimlikler, karakterler, semboller, işaretler olmalıdır. Kimlik alan ve kimlik veren[5] işlevleri ile meydanlar, kente kan pompalayan birer kültür merkezi olmalıdır.
Kent meydanı baştan aşağı kentin tarihi, kültürü, kimliği, benliği kokmalıdır. Türküleri, folkloru, manileri, bitki örtüsü, hayvansal ve tarımsal sembolleri, renkleri hep bir hedefe dönük ve yek diğerini tamamlayıcı olmalıdır.
Bir kentte sentetik nesneler ve kişiler ile ısmarlama bir tarih ve kültür oluşturuluyorsa orada hem bir estetik sorunu hem de kent kimliği sorunu var demektir. Cumhuriyetin ilk yıllarında kent ile alakası olmayan ve hatta o kenti hiç görmeyen zevatın kentin vekili seçilmesi, kentin iklimine ve bitki örtüsüne yabancı ağaçların ana caddelere, bulvarlara dikilmesi, ‘Tanrı uludur’ sözleriyle ezan örfünün gündelik yaşamdan çıkarılması, Kürtçe konuşana kelime başına ceza kesilmesi, kıyafet kanunu ile bazı libasın zorunlu kılınması, davul, zurna ve kavalın temel enstrüman olduğu bir müzik kültürüne modern etkileşimler ile başka aletlerin egemen bir dille sokulması gündelik yaşamı ve temellerini bozar.
Kent meydanları gündelik yaşamın aynasıdır. Buralardaki mimari derinlik ve kültürel tutarlılık şehirde yaşayanların gündelik yaşamını ve yaşam kalitesini yansıtmalıdır. Şehrin hiçbir mekânında yetişmemiş, şehirlinin tanımadığı bir çiçeğin kent merkezinde görünür olması tek kelimeyle estetik yoksunluğudur.
Kent yaşamı insanı köreltmemeli, algılar yumağında zavallı birer nesneye dönüştürmemelidir.
Kent yaşamının sözlü mirası vardır. Ancak ‘söz uçar yazı kalır’ misali bu zenginliği kalıcı kalıplara dökmek gerekir. Bunun için kentin kültür dünyasını yönlendirenler, göçebelikten yerleşik hayata geçişin bilişsel koordinatlarını örnek alarak tedbir almalıdır.
Gündelik yaşamın karakteri, sürü psikolojisini besleyen öğelerden arındırılarak, ahlakın merkeze alındığı bireysel kimlikler inşa eden bir bilinç kıvamına dönüştürülmelidir.
Gündelik yaşam, siyasal katılma adına katılımcı ve çoğulcu yöntemleri zenginleştirmeli, yerel örneklikler ile bu uygulamayı kalıcı bir kültüre dönüştürmelidir. Bu anlayışın mikro örneklemi olarak farklı paydaşların kendini ifade imkanı bulduğu ‘Kent Konseyi’ önerisi ve pratiği geliştirilmelidir.
Son olarak;
Martin Heidegger ‘biz yaptığımız şeyiz’ der.
Yaptıklarımızla anılmaya değer bir varlık olmanın ve var oluşumuza anlam katmanın farklı yöntemleri vardır. Bunlardan biri olarak yaşayanlara ve sonraki nesillere örnek bir ‘gündelik yaşam ve yönetim tarzı’ geliştirmeliyiz. [1] İlhan Tekeli, Gündelik Yaşam [2] Ali Esgin, Her Gün Yeni Bir Başlangıçtır: Gündelik Yaşamın Sosyolojik Anlamları, Sosyologca, 2012/4 [3] https://www.12bingolgazetesi.com.tr/yazar-insanIn-dort-zindanI-488.html [4] Martin Heidegger, Varlık ve Zaman, Alfa Yayınları, 2023 [5] https://www.12bingolgazetesi.com.tr/yazar-sehir-dir-adim-kimlik-alir-kimlik-veririm-102.html |
|||
| Etiketler: Gündelik, Yaşam, ve, Kent, Yönetimi, Üzerine, | |||
|